Y-
Ya
Allah deyip (atılmak): Cenab-ı Hak`a sığınarak
(atılmak).”Ya Allah deyip düşmanın üzerine atıldı.”
Yabana
atmak: Önem vermemek, önemsiz görüp dikkate
almamak, üzerinde durmamak.”Babanın sözlerini sakın yabana atayım deme.”
Yabancılık
çekmek: Bir iş ya da çevrede
yabancı olmaktan dolayı ortaya çıkan zorlukların etkisinde kalmak.”Ona hiç
yabancılık çektirmedi.”
Ya bu
deveyi gütmeli, ya bu diyardan gitmeli: “Bu işi mutlaka yapmalısın, başka yolu
yok, aksi taktirde burada kalamazsın.” anlamında kullanılır.
Ya
devlet başa, ya kuzgun leşe: “Giriştiğim iş beni ya büyük bir varlığa ve
mevkiye ulaştıracak ya da mahvedecek, batıracak” anlamında söylenir.
Yad
eller:
1. Baba
ocağından uzak yerler, gurbet.
2. Yabancı
kimseler, yabancılar.”Yiğidim yad ellerde kalmasın, dönsün geri Rabbim.”
Yâd
etmek: Anmak, hatırlamak.”Seni her gün yad
ederiz buralarda.”
Yağ
bağlamak: Semirmek, üzerine biriken yağ katılaşmak.
Yağ
bal olsun: “Yediğin, içtiğin helâl
ve afiyet olsun” anlamında söylenir.
Yağcılık
etmek: Dalkavukluk etmek,
övmek, pohpohlamak.”Öğrenci öğretmenine yağ çekiyor, gözünün içine bakıyor, bu
şekilde iyi not alacağını sanıyordu.”
Yağlı
ballı olmak: Araları çok iyi, içli
dışlı, samimi olmak.”Öyle yağlı ballı olmuşlardı ki birbirlerine her şeylerini
anlatıyorlardı.”
Yağlı
kapı: Çalıştırdığı kimselere
bol kazanç sağlayan kimse, kuruluş, aile ya da yer.”Herkese nasip olmaz öyle
yağlı kapı.”
Yağlı
kuyruk: Kolayca ve bolca
yararlanılabilecek kaynak; basitçe sömürülebilecek iş veya kimse.”Bulmuşsun bir
yağlı kuyruk, çek babam çek!”
Yağlı
müşteri: Bol paralı, çok
alışveriş yapan zengin alıcı.”İki üç yağlı müşterimiz de olmasa kapamak zorunda
kalacağız bu dükkânı.”
Yağma
gitmek: Bir şey çok alıcı bulup
çok satılmak, kolay müşteri bulmak.”Kapanın elinde kalıyor, yağma gidiyor, koş
koş, sen de yetiş!..”
Yağma
Hasan`ın böreği: Hakkı olanın da
olmayanın da kolayca yararlandığı, kimsenin korumadığı, her yanından sömürülen
kaynak.
Yağma
yok: “Öyle şey olmaz, buna
izin vermezler, kolay kolay elde edemezsin” anlamında bir tutumun ya da
davranışın yanlışlığı ifade etmek için kullanılır. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak: Bir tehlikeden, güç bir durumdan kaçarken daha kötüsüyle
karşılaşmak.
Yağmur
yağarken küpünü doldurmak: Kazanma fırsatı varken ondan yararlanıp para
veya mal edinmek.”Bana bak aslanım, daha ne istiyorsun, yağmur yağarken küpünü
doldur yoksa pişman olursun.”
Yağ
tulumu: Çok şişman, çok
yağlı.”Birkaç ay sonra yağ tulumu olacak, şuna birisi söylese de çok yemese.”
Ya
herrü (herro) ya merrü (merro): “Tehlikeyi göze aldık, giriştiğimiz işte ya batar ya da
çıkarız” anlamında kullanılır.
Yahudi
pazarlığı: Tarafların çıkarlarını
düşünerek çekişe çekişe yaptıkları pazarlık.”Benimle Yahudi pazarlığı yapmaya
kalkma lütfen.”
Yakadan
atmak: Savıp kurtulmak,
başından atmak. “İnan onu yakamdan atmaya çalışıyorum.”
Yaka
paça: Hiçbir itiraz
dinlemeden, zorla, kuvvet kullanarak (götürmek).”Polisler adamı yaka paça
götürdüler.”
Yakası
açılmadık: Hiç duyulmadık,
bilinmedik, ayıp söz, küfür.
Yakasına
sarılmak: İstediği şeyi almak ya
da dövmek için tutup bırakmamak, zorlamak.”Çocuk annesinin yakasına sarılmış
balon diye ağlıyordu.”
Yakasına
yapışmak: Hesap sormak ya da bir şey istemek için tutup bırakmamak.”Beni
de götüreceksin diye yakama yapıştı, ben de getirmek zorunda kaldım.”
Yakasını
bırakmamak: Bezdirecek kadar üstüne
düşmek, ısrar etmek, yanından ayrılmamak.”Ne olursa olsun yakasını bırakmayıp
paramı alacağım ondan.”
Yakasını
kaptırmak: Bir şeyin, bir kimsenin
etkisinden kendisini kurtaramamak, ona bağlanmış olmak.
Yakayı
sıyırmak: Kurtulmak, kaçmak.”Çok
şükür şu adamdan yakayı sıyırdık.”
Yaka
silkmek: Bıkıp usanmak; bir iş,
durum, yer ya da kimsenin olumsuz yanlarından tedirginlik duyduğunu
belirtmek.”Doğrusu yaka silkinecek bir iş seninki de.”
Yakayı
ele vermek: Yakalanmak, kaçamayarak ele geçmek.”Mahallenin hırsızı sonunda
yakayı ele verdi.”
Yakayı
kurtarmak: Umulmazken bir işten ya
da kimseden kurtulmak, kaçmak.”Bu pis işten yakayı nasıl kurtardık hâlâ
anlayabilmiş değilim.”
Yakınlık
duymak: Birine karşı sevgi ve
ilgi duymak, yabancılık hissetmemek.”Hayatta yakınlık duyduğum tek insandı.”
Yakışık
almamak: Yerinde olmamak, uygun
düşmemek, yaraşmamak.”Çocuğu herkesin içinde azarlaman hiç de yakışık almadı.”
Yalancı
pehlivan: Yapamayacağı bir işi
yapabilecekmiş gibi görünen kimse, palavracı.”Yalancı pehlivanın biridir o, ona
güvenmeyin.”
Yalancısı
olmak: Doğruluğu bilinmeyen,
inanılmayacak sözleri bir başkasından işiterek söylemiş olmak.”Ben şefin
yalancısıyım, müdür ihalelerde insiyatifini kullanıyor ve rüşvet yiyormuş.”
Yalan
dolan: Hile, düzen, dalavere, yolsuz
davranış,”Yalan dolanla iş görmeye kalkanların başına işte bunlar gelir.”
Yalan
yere: Gerçeğe uygun olmayarak.”Yalan yere
adamı şikâyet ettiler.”
Yalayıp
yutmak:
1.
İştahla, hiçbir şey bırakmadan yiyip bitirmek.
2. Kötü
bir söz ya da davranış karşısında sessiz kalıp, kabullenmek.”Sofradaki bütün yemekleri yalayıp yuttu.”
Yalpa
vurmak: İki yana, sağa sola;
bir o yana, bir bu yana sallanarak yürümek.”Nedendir bilmem, yalpa vurarak
yürüyordu.”
Yalvar
yakar olmak: Çok yalvarıp yakarmak.
Yan
bakmak: Beğenmeyerek, kötü
niyetle, düşmanca bakmak.”Bu adamın her gün yan bakması artık canıma yetti!”
Yan
basmak:
1.
Aldanmak.
2.
Kaypaklık edip dürüst davranmamak.”Sana tanınan bu fırsatı iyi değerlendir,
sakın yan basayım deme.”
Yan
çizmek: Kendisine yüklenen bir
görevden kaçmak.”Üç kişi yan çizdi, demek ki ikimiz taşıyacağız bu bidonları.”
Yandan
çarklı:
1. Şekeri
yanına konmuş olan kahve veya çay.”Usta, iki yandan çarklı yap!”
2. Bir
omuzu düşük olarak yürüyen.
3. Çarkı
yanda olan gemi.
Yan
gelip yatmak: Yapacak işleri olduğu hâlde yapmamak, rahatına bakmak,
keyfince yaşamak.”Hiç çalışmıyor, yan gelip yatıyor akşama kadar.”
Yangına
körükle gitmek: Anlaşmazlığı,
gerginliği, kargaşalığı artırıcı, her iki tarafı kışkırtıcı söz ve
davranışlarda bulunmak.”Sen karışma, çekil aralarından, yangına körükle mi
gitmek istiyorsun?”
Yan
gözle bakmak:
1. Kötü
niyetle, düşmanca bakmak.
2. Göz
ucuyla bakmak.”Tezgâhtaki mallara yan gözle bakıp geçti.”
Yanık
ses:
Hüzünlü, çok dertli, içindeki acıyı dile getiren ses.
Yanına
bırakmamak: Kendisine yapılan
kötülüklerin öcünü almak, cezasını sert karşılıklarla vermek.”Bunu, onun yanına
bırakmayacağım.”
Yanına
(kâr) kalmak: Kendisinden öç
alınmamak, yaptığı kötülük sert karşılık görmemek, cezasız kalmak.”Adamın
yaptığı yanına kâr kaldı, nasıl adalet bu?”
Yanına
salâvatla varılır: Çok öfkeli, kızgın ve
kibirlidir.
Yanından
bile geçmemiş: Hiç ilgisi yok, en ufak
benzerliği bile yok.”Sen kardeşini bir görsen, bu onun yanından bile geçmemiş.”
Yanıp
tutuşmak:
1. Elde
etmek için güçlü bir istek duymak, elde edemediği için de büyük üzüntü içinde
olmak.
2.
Kuvvetli bir aşkla sevmek.”Bakan olmak isteğiyle yanıp tutuşuyordu.”
Yanıp
yakılmak: Sızlanıp şikâyet etmek,
derdini döküp durmak.”Çoluk çocuk açtı, kimse yardım elini de uzatmıyordu,
birine de yanıp yakılmayı bir türlü kendine yediremiyordu.”
Yanlış
ata oynamak: Kazanmak için giriştiği
işte tuttuğu yol, dayandığı kimse dayanıksız ve çürük çıkmak, dolayısıyla
aldanmış olmak.
Yanlış
kapı çalmak: İsteğinin
yapılamayacağı bir yere başvurmak.”Meğer biz yanlış kapı çalmışız.”
Yan
tutmak: Taraflardan birini
desteklemek, onun söz ve davranışlarını benimsemek, yansız olmamak.”Yan
tutmayıp tarafsız kalırsan senin için daha iyi olur.”
Yan
yan bakmak: Düşmanca, kötü niyetle
bakmak. Yapmadığını bırakmamak: Bütün kötülükleri yapmak, eziyet etmek.
Yara
açmak:
1. Bir
şeyin yüzünde, özellikle de vücudun bir yerinde yara oluşmasına sebep olmak.
2. Büyük
dert, acı, üzüntü vermek.”Onun sözleri içimde bir yara açtı.”
Yaraya
merhem olmak: Acil ihtiyaçları
karşılamak.”Şu getirdiklerim yaraya merhem olur mu bilmem?”
Yardan
atmak: Bir kimseyi aldatarak kazaya uğratmak,
tehlikeli bir durumun içine itmek, türlü belâlara sokmak.”İnsan dostunu yardan
atar mıymış?”
Yarı
buçuk: Tam değil, çok az, tamamlanmamış, baştan
savma.
Yarım
adam: Güçsüz, sakat, zayıf, hasta kimse.”Ben
bir yarım adamım diye beni hor göremezsiniz!”
Yarım
ağızlı (söylemek): İsteksizce, istemeye istemeye,
gönülsüzce (söylemek).”Demek sizi de yarım ağızla davet ettiler.”
Yarım
yamalak: Gelişigüzel, üstünkörü,
eksik ve kusurlu.”Ödevlerini bir daha yarım yamalak yapma!”
Yarından
tezi yok: En kısa zamanda, çok
çabuk, geciktirmeden.
Yarı
yolda bırakmak: Verilen desteği,
yapılan yardımı sonuna kadar götürmemek.”Sana nasıl güvenebilirim, beni kaç kez
yarı yolda bıraktın.”
Ya
sabır çekmek: Kötülüklere,
sıkıntılara, üzücü olaylara karşı tepki göstermemeye çalışıp, Cenab-ı Allah`tan
kendisine sabır vermesini istemek.
Yaş
Dökmek: Ağlamak.”Senin için az
yaş dökmedi ailen.”
Yaşını
başını almış (olmak): Yaşı epeyce ilerlemiş
olmak, yaşlanmış veya olgunlaşmış olmak.”Yaşını başını almış bir adamdır,
çekinmeyin, gidin, size olgun davranacaktır.”
Yaşını
içine akıtmak: Hissettiği acıyı,
ızdırabı, üzüntüyü belli etmemek; ağlamak isteğini bastırmak.
Yaş
tahtaya (yere) basmamak: Kolay kolay tuzağa
düşmemek, uyanık davranmak.”O, benim yaş tahtaya basmayacağımı iyi bilir.”
Yatağa
düşmek: Hastalık yüzünden
yatmak zorunda kalmak, ayağa kalkamayacak durumda olmak.”Sizin yüzünüzden
yatağa düştü çocukcağız.”
Yataklık
etmek: Bir suçluya yardım
etmek, onu gizlemek, barındırmak.
Yatak
yorgan yatmak: Çok hasta olmak.”Bizim
adam yatak yorgan yatıyor, ne yiyor, ne içiyor.”
Yatırım
yapmak: Gelir amacıyla bir işe
para yatırmak veya aynı amaçla önceden ortam hazırlamaya çalışmak.”Biz o arsayı
yatırım yapmak için aldık.”
Yavaş
gel: “Atıp tutma, abartma, ölçüsüz konuşma”
anlamında kullanılır.
Yaya
kalmak:
1. Taşıt
ya da hayvana binmeden yürümek zorunda kalmak.
2.
Yardımcısız kalmak, güvendiği yer ve kişileri kaybetmek, istediği şeyi yapamaz
olmak.”İşte şimdi yaya kaldın, ne yapacaksın görelim?”
Yayan
yapıldak: Çıplak ayakla,
yayan.”Onca yolu yayan yapıldak yürüyecek.”
Yaygarayı
basmak: Bağırıp çağırmak,
önemli bir nedeni olmadığı hâlde feryat etmek.”Elinden şekeri alınınca
yaygarayı bastı.”
Yaz
boz tahtasına çevirmek: Bir konuda birbirine
uymayan kararlar almak, kararsızlık yüzünden bir konuda sık sık fikir
değiştirmek.
Yedeğe
almak: Bağlayarak arkasından
çekip götürmek.
Yedi
canlı: Pek çok ölüm tehlikesi
geçirip sağ kurtulan insan ya da hayvan.”Yedi canlı mısın nesin, nasıl
kurtuldun o kazadan?”
Yedi
düvel: Bütün devletler,
herkes, bütün dünya.”İstiklâl Savaşı`nı yedi düvele karşı verdik biz.”
Yediden
yetmişe: En büyüğünden en küçüğüne, eli ayağı tutan herkes.”Halk
yediden yetmişe silâhlanmış düşmanı bekliyordu.”
Yediği
naneye bak: Yersiz, uygunsuz iş
yapanlar için kullanılır.
Yedi
iklim dört bucak: Hemen her yer, bütün
dünya.”Yedi iklim dört bucak dolaştı durdu.”
Yedi
kat yabancı: El, ne akraba, ne tanıdık, hiçbir yakınlığı yok.”Yedi kat
yabancıyla iş yapmam diyor.”
Yeğ
tutmak: Bir şeyi bir şeyden
daha önemli görüp tercih etmek.”Kim ki öbür dünyayı bu dünyaya yeğ tutar, o
kazanmıştır.”
Ye
kürküm ye: Saygının kişiliğe karşı
değil, zenginliğe, varlığa, giyim ve kuşama karşı gösterildiğini anlatmak için
kullanılır.
Yele
vermek:
1. Boşuna
harcamak.
2.
Savurmak.”Bütün parayı yele vermek zorunda mıydın?”
Yelkenleri
suya indirmek: Israrından, iddiasından,
direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini kabul etmek; yüksekten atıp
tutmayı bırakarak yumuşamak.”Yelkenleri nasıl da suya indi dediğini
yaptıramayınca.”
Yel
yeperek yelken kürek: Telâş içinde, çok acele
olarak, heyecanla.
Yemeden
içmeden kesilmek: Bir üzüntü, korku ya da
heyecan sebebiyle yiyemez duruma gelmek, iştahı kapanmak.”Yemeden içmeden
esildi, âşık mıdır nedir?”
Yeme
de yanında yat: İstek uyandıran,
görünüşü çok çekici olan, çok lezzetli yemekler için kullanılır.
Yemin
etsem başım ağrımaz: “Gerçek olduğundan
eminim, bu konuda yemin de edebilirim” anlamında kullanılır.
Yenilir
yutulur gibi değil:
1.
Yenmeyecek nitelikte (yiyecekler için).
2. Aşırı,
çok pahalı.
3. Çok
ağır, kabul edilmez (söz).
4.
Kendisiyle başa çıkılamayacak durumda olan.”Doğrusu yenilir yutulur gibi
değildi o sözler.”
Yer
almak:
1. Bir şey
yapanların arasında bulunmak.
2. Adına
ayrılan yerde bulunmak “Şiir komisyonunda
sen de yer aldın mı?”
Yer
cücesi: Ufak tefek olduğu gibi
kurnaz, fitneci, çok bilmiş kimse.
Yer
demir gök bakır: “Hiçbir yerden yardım
alma umudu kalmadı, bütün kapılar kapalı, yardım imkânları ortadan kalktı, kime
baş vurdumsa elim boş döndüm” anlamında çaresizliği anlatmak için kullanılır.
Yerden
yere çalmak: Çok hırpalamak,
acınacak duruma düşürmek, zor durumlarda bırakmak.”Bütün milletin içinde yerden
yere çaldı delikanlıyı.”
Yere
bakan yürek yakan: Uslu, uysal, sessiz görünüp gizliden gizliye ve sinsice dolap
çeviren, kötülük yapan kimse.”Desene yere bakan yürek yakan cinstenmiş o da.”
Yere
göğe koyamamak: Çok önem vermek, nasıl
ağırlayacağını ve memnun edip mutlu kılacağını bilememek.
Yer
etmek:
1. İz
bırakmak.
2. İyice
yerleşmek.”Bu sözler kulağına iyice yer eder umarım.”
Yerinde
duramamak: Sürekli hareket etmek,
kıpırdanmak, sabırsızlanmak, içi içine sığmamak, eyleme geçmek için telâş
içinde dolaşmak.”Gelecekleri haberini alınca ne yapacağını şaşırdı; yerinde
duramıyor, sağa sola koşturup duruyordu.”
Yerinden
oynamak:
1.
Bulunduğu bir yerden ayrılmak.
2.
Hareketli, heyecanlı, gürültülü, karışık bir zaman yaşamak.”O büyük kahramanın
dönüş haberi gelir gelmez şehir yerinden oynamıştı sanki!”
Yerinden
oynatmak: Yerini değiştirip başka
bir yere kaldırmak.”Sakın bu vazoyu yerinden oynatmayın.”
Yerinde
saymak:
1. Yürür
gibi yaparak hep aynı yerde ayaklarının birini kaldırıp birini basmak.
2. Hiç
gelişme, ilerleme gösterememek.”Okullar neredeyse kapanacak ama bizim çocuk
hâlâ yerinde sayıyor, okumayı bir türlü sökemedi.”
Yerinde
yeller esmek: Yok olmak, artık
bulunmamak.”Gittiğimde ayakkabıların yerinde yeller esiyordu.”
Yerin
dibine geçmek:
1. Çok
utanmak, sıkılmak.
2.
Kaybolmak, göze görünmez olmak.”Şuradaydı ama bulamıyorum, yerin dibine geçti
sanki!”
Yerine
geçmek:
1.
Görevden ayrılan birinin yerine geçmek.
2.
Bulunmayan bir nesnenin yerine kullanılabilmek.”Emekli olan müdürün yerine
geçmek için iki müdür yardımcısı yarışa tutuştular.”
Yerini
bulmak:
1. Aradığı
bir yeri bulmak.
2. Yerine
gelmek.
3. Kendine
uygun durumu, mevkiyi bulmak.”Yerini bulursam kızımı vermekte gecikmeyeceğim.”
Yerini
doldurmak:
1. Daha
önce görevinden ayrılan, yerine geçtiği biri kadar başarılı olmak.
2. Yerinin
adamı, görevinin üstesinden gelir olmak.”Bakalım yerini doldurabilecek mi?”
Yeri
yurdu belirsiz: Serseri; ne iş yaptığı,
nerde kaldığı, nereli olduğu bilinmeyen.”Yeri yurdu belirsiz bu adama yüz verme
demedim mi?”
Yerle
bir etmek: Bir yeri yakıp yıkmak,
tahrip etmek, temeline kadar söküp dağıtmak, taş taş üstüne bırakmamak.”Koca
kenti bir saat bombalayıp yerle bir ettiler.”
Yerli
yersiz: Uygun olsun olmasın,
uygun zamanı kollamadan.”Yerli yersiz konuşup duruyor geveze adam.”
Yer
tutmak:
1. Bir
yeri kaplamak.
2. Birine
bir yer ayırmak.”Salonda yer tutmak yasaktır!”
Yer
vermek:
1. Önemini
belirtmek.
2. Kendi
yerini bir başkasına vermek.
3. İmkân
tanımak.”Bu fikre de yer vermeliyiz.”
Yer
yarılıp içine girmek:
1. Çok
utanmak.
2.
Yitirilen şey bir türlü bulunamamak.”Yer yarılıp içine girdi sanki, önceki gün
şurada duruyordu.”
Yer
yerinden oynamak: Bir olay toplumda
telâş, heyecan, gürültü, patırtı, kargaşa oluşturmak.”Bu kaleyi de zapdedersek
yer yerinden oynayacak, bizi kimse tutamayacak artık.”
Yeşil
ışık yakmak: Bir şeyin olmasına izin
vermek, göz yummak.”Onların bize yeşil ışık yakacaklarını hiç sanmıyorum.”
Yılan
hikâyesi: Bir türlü sonuca
bağlanamayan, çözümlenemeyen, uzayıp giden (mesele ya da iş).”Yılan hikâyesine
döndü iş, ne yapacağız şimdi?”
Yılanın
kuyruğuna basmak: Zararı dokunacak,
kötülük yapacak bir kimseye ilişmek ya da sataşmak yoluyla fırsat vermek.
Yıldırımları
(veya şimşekleri) üstüne çekmek: Kimi davranışlarıyla pek çok kimseyi kızdırarak
eleştirilere, saldırılara yol açmak.”Bu hareketlerinle şimşekleri üzerine
çekiyor, hepimizi tehlikeye atıyorsun.”
Yıldırımla
vurulmuşa dönmek: Ansızın ortaya çıkan
kötü bir durum karşısında sarsılmak, ne yapacağını bilemez olmak, bitkin ve
şaşkın bir duruma düşmek.”İflas haberini duyunca yıldırımla vurulmuşa döndü,
oraya yığılıp kaldı.”
Yıldızı
barışmamak: Aralarında görüş,
düşünce ve duygu ayrılıkları bulunup birbirlerinden hoşlanmamak, birbirleriyle
iyi geçinmemek, anlaşıp uyuşamamak.”Şu adamla yıldızım bir türlü barışmadı
gitti.”
Yıldızı
parlamak: Çok başarılı olup
herkesin dikkatini çekecek duruma gelmek, ün kazanmak.”Yıldızı parladığı bir
sırada hayata veda etti.”
Yıldızı
sönmek: Ününü ve itibarını
kaybetmek.”Yıldızının bu kadar çabuk söneceği kimin aklına gelirdi ki!”
Yiğitlik
sende kalsın: “Karşısındaki anlamasa
da hoşgörü göster, özveride bulun, ılımlı davran, böylelikle soylu davranışını
göstermiş olursun” anlamında bir anlaşmazlığa son vermek için taraflardan
birine söylenir.
Yiyip
bitirmek:
1. Parayı
tüketinceye dek harcamak.
2. Yemeği
sonu gelinceye kadar yemek.
3. Birini
üzmek, tedirgin etmek, devamlı hırpalamak.”Senin bu hareketlerin beni yiyip
bitirdi!”
Yok
canım!:
1. Gerçek
mi, öyle mi?
2. Hayır
inanmam, doğru değil bu!”Yok canım, değil ona gitmek, hiç görmedim bile.”
Yok
devenin başı!: “Daha neler, çok
abartıyorsun, bu sözlere inanmam” anlamında, söylenenlere inanılmayacağını
anlatmak için kullanılır.
Yok
pahasına: Son derece ucuz, değerinin altında bir fiyata, ölü fiyatına.”Yok
pahasına sattılar evi, yazık oldu.”
Yol
açmak:
1. Yeni
bir yol yapmak.
2.
Herhangi bir sebepten ötürü kapanmış yolu açmak, geçilir duruma getirmek.
3. Birinin
geçmesi için kenara çekilip geçme önceliği tanımak.
4. Bir
olayın başlamasına sebep olmak, öncülük etmek.”Onun bu çıkışı özgürlük
hareketinin başlamasına yol açtı.”
Yola
çıkmak: Bir yere gitmek üzere bulunduğu yerden ayrılmak.”Sabah erkenden
yola çıkacaklarmış.”
Yola
düşmek: Bir zorunluluk
sebebiyle yola çıkmak, yol almaya başlamak.”Çabuk olun, onlar yola düşmüşlerdir
bile.”
Yola
gelmek: Ters tutumunu
düzeltmek, uslanmak, istenilen biçimdeki davranışı kabul etmek.”Kaygılanma,
eninde sonunda yola gelecektir.”
Yola
getirmek: Birinin bir konudaki
ters tutumunu düzeltmek.
Yol
almak:
1. Çıkılan
yolda ilerlemek.”Bir saatte epey yol alırız.”
2.
Mesleğinde ilerlemek.”Kaynakçılığa başlayalı çok olmadı ama oldukça yol aldı.”
Yol
aramak: Bir meseleye çare
bulmaya çalışmak, imkân aramak.”Bu çıkmazdan kurtulmak için bir yol arıyoruz
fakat bulamıyoruz.”
Yol bulmak: Bir çözüm, bir çare
bulmak.”İnşallah bir yolunu bulur, öderiz borcumuzu.”
Yoldan
çıkmak:
1. Bir
taşıt bir sebeple yolundan ayrılmak, gitmez olmak.
2. Kötü
yola sapmak, doğru yoldan ayrılmak, azgınlığa düşmek.”Komşunun çocuğu iyice
yoldan çıkmış, ne yaptığını bilmiyor.”
Yoldan
kalmak: Gitmek istediği yere
gidememek, alıkonmak, bir engel dolayısıyla gecikmek.”Çekilin önümüzden, bizi
biraz daha oyalarsanız yoldan kalacağız.”
Yol
geçen hanı: Hemen herkesin girip
çıktığı, uğradığı yer.”Sanki bu ev yol geçen hanı, hiç mi rahat etmeyeceğiz
kendi evimizde!”
Yol
göstermek:
1.
Rehberlik etmek, yolu bilmeyene tarif etmek, nasıl gidileceğini anlatmak.
2. Nasıl
davranılacağını, ne yapılacağını öğretmek.”Benim elimden bir şey gelmez,
patrona git, o bir yol gösterir sana.”
Yol iz
bilmemek:
1.
Bulunduğu yerde yabancı olup gideceği yolu ve yeri bilmemek.
2.
Görgüsüz davranmak.
Yol
kesmek:
1. Birinin
geçmesine engel olmak.
2. Issız
yerlerde, yollarda soygunculuk yapmak.”Düğün alayının yolunu kesmiş eşkıyalar.”
Yol
tutmak: Yaşayışını inandığı, doğru bildiği bir düzende sürdürmek.”Sen
de kendine özgü bir yol tuttun demek!”
Yolu
(ayağı) düşmek: Yolu üzerinde bulunan o
yerden geçmesi gerekmek; o yer, yolu üzerinde bulunmak.”Sizin köye de yolum
düştü, babanı gördüm, sana selâm söyledi.”
Yoluna
çıkmak:
1.
Karşılamaya gitmek.
2. Yolda
karşısına çıkmak.”Bütün kasaba halkı yeni gelen kaymakamın yoluna çıkmıştı.”
Yoluna
(rayına) girmek: İstenilen biçimi almak,
gerekli olan şekilde gelişmek.
Yoluna
koymak: Bir işi olumlu bir
duruma sokmak, istenilen şekle getirmek.”İşlerini kısa zamanda yoluna koymayı
başardı.”
Yolunu
beklemek: Gelmesini beklemek.”Az yolunu beklemedi oğlunun.”
Yolunu
bulmak:
1. Kanunî
olmayan yollardan kazanç sağlamak.
2. Çözüme
ulaşmak, gereken çareyi bulmak.”Onu razı etmenin yolunu buldum, çabuk benimle
gel.”
Yolunu
kaybetmek: Hangi yoldan gideceğini
bilememek, şaşırmak.”Çocuklar yollarını kaybetmişler, tam aksi yönde
ilerliyorlardı.”
Yolunu
sapıtmak: Kötü yola düşmek, doğru
yoldan ayrılmak.”Yolunu sapıtmış şu adamı Allah` tan başka kim doğru yola
getirebilir?”
Yolunu
yapmak: Bir işi olumlu sonuca
ulaştıracak ya da mümkün kılacak girişimde bulunup hazırlık yapmak veya tedbir
almak.
Yolu
tutmak: Bir yoldan kimseyi
geçirmeyecek biçimde düzen kurmak.”Askerler tam teçhizatlı yolu tutmuşlar,
bekliyorlardı.”
Yol
yordam: Bir şey, davranış ya da
yapışın usul ve kuralları.”Madem yol yordam bilmezsin neden kalkışırsın böyle
bir işe.”
Yorgan
gitti, kavga bitti: “Kavga, çekişme, anlaşmazlık nedeni olan şey ortadan
kalkınca kavga da sona erdi.” anlamında kullanılır.
Yorgunluğunu
almak:
1. Yorgun
kişi, yorgunluğunu gidermek için dinlenmek.
2. Yorgun
birini dinlendirmek.
Yorgunluğunu
çıkarmak:
1.
Dinlenmek.
2. Yaptığı
işten, dinlenmesini sağlayacak iyi bir haber alıp huzur içinde olmak.
Yörüngesine
oturtmak:
1. (Uydu)
istenilen yerde ve yönde hareket eder olmak.
2. Bir iş
yoluna girmek, rayına oturmak.
Yufka
yürekli: Çok duygulu olup
olaylardan hemen etkilenip ağlayan, çok acıyan, üzülen kimse.”Senin bu kadar
yufka yürekli olacağını düşünemezdim. Yukarı tükürsem bıyık,
aşağı tükürsem sakal: İki davranış, iki
kimse, iki karşıt şey arasında bir tercih yapamama zorluğunu anlatmak için
kullanılır.
Yumruk
kadar:
1.
Küçücük, bir yumruk büyüklüğünde ancak (nesne).
2. Küçük
çocuk.”Yumruk kadar çocuktan dayak yediğin doğru mu?”
Yumurta
kapıya gelmek: Yapılması gereken bir iş için zaman daralmış olmak, iş çok
sıkışık zamana rastlamak.”Sen hep işleri yumurta kapıya gelence mi yaparsın?”
Yumurtaya
kulp takmak: Hemen her şeye bir kusur bulmak, bahane bulmakta usta olup
hiçbir şeyi beğenmemek.
Yumuşak
yüzlü: Kendisinden
istenilenleri geri çevirmeyen, kimseyi gücendirmek istemeyen kimse.”Yumuşak
yüzlü olduğum için mi tepeme çıkıyorsunuz?” Yuvarlak hesap: Ayrıntıya girmeden, bir bütün sayıya yaklaşık olarak
tamamlanabilen hesap.”Aldığımız mallar yuvarlak hesap yüz bin lira tuttu.”
Yuvarlanıp
gitmek: Eldeki imkânlar içinde
hayat sürmek.”Yuvarlanıp gidiyoruz işte.”
Yuvasını
bozmak: Ev ve aile düzenini
bozmak, dağıtmak, alt üst etmek.”Hiç sebepsiz yuvasını bozdu nankör adam.”
Yuvasını
yapmak: Birinin hakkından gelmek, hakettiği ceza ya da cevabı
vermek.”Onun yuvasını yapmak ancak bana düşer.”
Yuvasını
yıkmak:
1. Birinin
eşinden ayrılmasına yol açmak.
2. Bir
kimse eşinden ayrılarak aile düzenini bozmak, yok etmek.”Zorla kadıncağızın
yuvasını yıktılar, lânet olsun onlara.”
Yük
altına girmek: Sorumluluk gerektiren,
ağır bir görevi kabul etmek.”Desene boş yere yük altına girmişiz biz.”
Yük
olmak:
1.
Sıkıntılı bir işi başkasına yaptırmak.
2.
Masraflarını başkasına ödetmek.”Çocuklarım artık bana yük olmuyorlar.”
Yükseklerde
dolaşmak: Elde edilmesi zor
şeyler istemek.”Yükseklerde dolaşmayı bırak da olabilecek bir şey iste.”
Yüksek
perdeden konuşmak:
1. Yüksek
sesle konuşmak.
2. Meydan
okurcasına sert konuşmak.
3. Yapılması
güç şeyleri yapacakmış gibi abartılı konuşmak.”Bu adam yüksek perdeden
konuşmaya bayılıyor.”
Yüksekten
atmak: Yapamayacağı şeyleri söylemek.”Amma da
yüksekten atıyor.”
Yükte
hafif pahada ağır: Taşınması kolay,
değerli eşya (altın, elmas gibi.)
Yükün
altından kalkmak:
1. Üzerine
aldığı ağır bir işi başarmak.
2. Gördüğü
bir iyiliğin karşılığı olarak bir şeyler yapmak.”Onu bu yükün altından kalkamaz
sananlar nasıl da yanıldılar.”
Yükünü
tutmak: Çok zenginleşmek, para
ve mal kazanmış olmak.”Kısa zamanda yükünü tuttu bizim komşu.”
Yüreği
ağzına gelmek: Birden bire çok
korkmak, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi hızlı hızlı atmak.”Karanlık ve ıssız
sokakta yürürken bir çığlık duydu, yüreği ağzına geldi o an.”
Yüreği
cız etmek: Çok acımak, içi
sızlamak.”Eşinin o hâlini görünce yüreği cız etti.”
Yüreği
çarpmak:
1. Korku
ve kaygı duyup merak etmek, bu sebeple tedirgin olmak.
2. Yüreği
hızlı vurmak.
Yüreği
dayanmamak: Çok acı duymak, acısına
katlanamamak.”Ailesinin son ferdini de kaybedince yüreği dayanmadı ihtiyar
kadının, yatağa düştü.”
Yüreği
ezilmek:
1.
Üzülmek, çok acı duymak.
2. Çok
acıkmış olmak.”İçim eziliyor, bir şeyler yemeliyim.”
Yüreği
hop etmek: Bir olay karşısında
birdenbire korkup heyecanlanmak.
Yüreği
ferahlamak: İçi kaygıdan, sıkıntıdan kurtulmak.
Yüreği
kabarmak:
1. Midesi
bulanmak.
2. Merak,
kaygı, korku ve sıkıntı yüzünden derin bir soluk alma gereği duymak.
Yüreği
kalkmak: Heyecanlanmak.”Tekne
sallandıkça yüreği kalkıyordu.”
Yüreği
kararmak: İçine bir karamsarlık, bir sıkıntı çökmek; iyimserliği ortadan
kalkmak.”Yüreğin kararmasın, onu bulacağımızdan emin ol.”
Yüreği
katı: Acımasız, acıma
duygusundan yoksun kimse.
Yüreğine
(içine) dert olmak: Birine karşı ya da
birinin kendine karşı yaptığı bir davranış sonradan kendisi için acı, üzüntü
kaynağı olmak.”Ona yemek vermedim ama yüreğime dert oldu.”
Yüreğine
inmek:
1.
Birdenbire ölmek.
2. Büyük
ölçüde üzülmek.”Bu acı haberi verip de yüreğine indirmek mi istiyorsun?”
Yüreğine
(içine) işlemek: Çok tesirli olmak,
derinden acı vermek.
Yüreğine
od düşmek: Yüreği yanmak, belli
bir sebep sonucu büyük bir acı duymak, çok üzülmek.”Kim ki başkasının uğradığı
felâket onun yüreğine od düşürür, işte adam odur.”
Yüreğine
su serpilmek: Duyduğu üzüntüyü
hafifletecek bir haberle karşılaşmak, ferahlamak.”Demek mahkemeye başvurmaktan
vazgeçmiş, yüreğime su serpildi doğrusu, yoksa olayı hemen herkes duyacaktı.”
Yüreği
küt küt atmak: Korku ve heyecandan
yüreği hızlı hızlı çarpmak.
Yüreği
oynamak: Ansızın heyecanlanmak
veya korkmak, tedirgin olmak.
Yüreği
(içi) parçalanmak: Çok acımak,
karşılaştığı bir durum sebebiyle çok üzüntü duymak.”Zavallının o hâlini görünce
içim parçalandı.”
Yüreği
pek:
1.
Korkusuz, yürekli, çok cesaretli.
2. Yüreği
katı.”Onca insanla baş etmeyi göze alıyor, yüreği pek bir insanmış demek ki.”
Yüreği
yanmak:
1. Çok
fazla acımak.
2. Bir
felâkete uğramak.”Yüreğim yanıyor, acısını bir türlü unutamıyorum.”
Yürükten
bağlanmak: İçten, samimi olarak
sevgi ve saygı duymak.
Yürürlüğe
girmek: Bir kanun ya da
kararname uygulanmaya başlamak.
Yüzünü
ağartmak: Yakınlarının övünç
duymasına neden olacak beğenilir bir iş yapmak.
Yüz
bulmak: Kendisine gösterilen
hoşgörüden yararlanma yoluna gidip şımarmak, hoşa gitmeyen davranışlarda
bulunmak.
Yüze
gülmek:
1.
Sevimli, çekici görünmek.
2.
Yalandan dost görünmeye çalışmak.”Yüze gülüp arkadan insanın ekmeğini alır
onlar.”
Yüze
vurmak: İşlediği bir suçu ya da
kabahati birinin açıkça yüzüne söyleyip onun utanmasına yol açmak.”Suçunu sakın
yüzüne vurup da utandırma onu.” Yüze yüze kuyruğuna gelmek: Uzun süren bir işin
sonuna yaklaşmış olmak.
Yüz
görümlüğü: Güveyin gelinin
duvağını açarken verdiği armağan.
Yüz
göz olmak: Senli benli olmak ve
birbirinden çekineceği kalmamak, aradaki mesafe kalkmış olmak, lâubalileşmiş
olmak.”İyice yüz göz olduk, beni artık dinlemiyorlar.”
Yüz
karası:
1.
Utanılacak bir durum.
2. Ailesi,
çevresi için utanç verici bir iş yapmak.”Ailemizin o yüz karasını hiç kimse
görmeye gitmeyecek, anladınız mı?”
Yüz
kızartıcı: Çok utandırıcı hareket
veya durum.
Yüz
dökmek: Zorlanarak, utanmayı ve sıkılmayı göze alarak, yalvararak bir
kimseden ricada bulunmak.
Yüz
tutmak: Bir şey olmak üzere
bulunmak.”Hava kararmaya yüz tuttu.”
Yüzde
kalmak:
1.
Derinleştirmemek.
2. Önemli
şeyler meydana getirmemek. Yüzü ak: Suçu, utanılacak durumu bulunmamak; temiz
ve saf olmak.”Alnım açık, yüzüm aktır.”
Yüzü
görmemek: Kimi şeylere hiç sahip olamamak, onlardan uzak
bulunmak.”Çocuklar günlerdir et yüzü görmediler.”
Yüzü
gözü açılmak:
1. Çevresi
ile ilişkilerini geliştirmeye başlamış olmak, dünyayı anlamaya başlamak.
2. İyiyi
kötüyü, kendine yarayanı ayırt edici duruma gelmek.
Yüzü
gülmek:
1. Sevinci
yüz hatlarında anlaşılır olmak.
2.
Neşelenip sıkıntıdan kurtulmak, feraha kavuşmak.”Bakıyorum yüzün gülüyor,
sebebi ne ola ki?”
Yüzü
kalmamak: Bir kimseye karşı pek borçlu bulunmak ve ondan artık bir şey
isteyecek hâli kalmamak.”Bu güne kadar ne istedimse verdi. Artık yüzüm kalmadı,
git, isteyebileceksen sen iste.”
Yüzü
kara: Utanacak bir durumu
olan.
Yüzü
kasap süngeri ile silinmiş: Utanacak, sıkılacak,
arlanacak yanı kalmamış; arsız.
Yüzünden
(suratından) düşen bin parça olmak: Sıkıntısı, öfkesi ve küskünlüğü yüz ifadesinden belli
olmak.”Babamın yüzünden düşen bin parça, ne oldu yine?”
Yüzünden
okumak:
1.
Ezberden değil, yazılı kâğıttan ya da kitaptan okumak.
2. Neler
hissettiğini, durumunu yüzünden anlamak.”Onun ne mal olduğu yüzünden
anlaşılıyor.”
Yüzüne
bir daha bakmamak: Darılıp küsmek, bir
daha konuşmamak; önemsemeyip ilgisiz kalmak.
Yüzüne
kan gelmek: Benzi beti yerine
gelmek, sağlığına kavuştuğu yüzünün kızarmasından belli olmak; soluk rengi
geçmek.”İki şişe serum verdiler, sonunda yüzüne kan geldi.”
Yüzünü
ağartmak: Yakın çevresinin övünç
duymasına neden olacak bir iş yapmak veya başarı kazanmak.”Uluslararası
maratonda birinci gelerek milletin yüzünü ağarttı bu çocuk.”
Yüzünü
ekşitmek: Rahatsız olduğunu, hoşnut olmadığını, öfke duyduğunu yüz
ifadesiyle belli etmek.”Haydi kalk, yüzünü ekşitme öyle, çok kalmayacağız
onlarda.”
Yüzünü
gören cennetlik: Uzun bir süre ortalıkta
görünmeyen kimseler için kullanılır.
Yüzünü
kara çıkarmak: Yaptığı bir iş ya da
davranışla birini utandırmak, mahçup duruma düşürmek.”Sakın onu gönderme,
yüzünü kara çıkarır yoksa, pişman olursun!”
Yüzünü
kızartmak: Birini utandırıp
yüzünün kızarmasına yol açmak.”Onun utanacağı sözleri söyleyip de yüzünü
kızartmadan duramaz mısın sen?”
Yüzünün
akıyla çıkmak: Bir işe girip o işten
başarı elde ederek, onurunu zedelemeden, utanılacak bir duruma düşmeden çıkmak.
Yüzü
sirke satmak: Yüzünden hoşnut olmadığı anlaşılmak, asık yüzlü
olmak.”Baksana, yüzü sirke satıyor adamın.”
Yüz
üstü bırakmak: Tamamlanmamış bir durumda, yarı yolda bırakmak.”İşleri yüz
üstü bırakıp gitti.”
Yüzü
soğuk:
Ürküntü veren, hoşnutluk vermeyen, sevimsiz,”Aman ne yüzü soğuk adamdı o öyle!”
Yüzü
suyu hürmetine: Bir kimsenin hatırına
değer verildiği için.”Hz. Peygamber`in yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Allah,
bizleri inşallah bağışlar.”
Yüzü
tutmamak: Bir şey istemeye ya da
söylemeye çekinmek, cesaret edememek.”Babamdan para isteyeceğim ama bir türlü
yüzüm tutmuyor.”
Yüzü
yerde: Alçakgönüllü.
Yüzü
yok: “Bir şeyi yapmaya
cesareti yok, öyle yanlışlıklar yaptı ki teklif etmeye utanıyor.” anlamında
kullanılır.
Yüz
vermek: Her istediğini yerine getirerek şımartmak; yakınlık
göstererek, hoş görülü davranarak ölçüsüz hareketler yapmasına sebep olmak.
Yüz
yüze bakmak: Yakın ilişki içinde bulunup, bu ilişkileri bir süre devam
etmek.”Birbirimize iyi davranalım, epey bir zaman burada yüz yüze bakacağız.”
Yüz
yüze gelmek:
1. Birden
karşılaşmak.
2. Bir
araya gelmek.”Bu meseleyi yüz yüze geldiğiniz zaman konuşursunuz.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder